31 Aralık 2011 Cumartesi

Hümanizma ve Rönesans hakkında yanlışlardan doğrulara

Son yıllarda Rönesans hakkında yapılan birbirinden değerli araştırmalar, yüzyıllardır adeta ezberden dile getirilen yanlış kalıpların tek tek yıkılmasını sağlıyor. Her ne kadar gerek tarih gerekse sanat tarihi alanlarında, özellikle akademik çalışmalarda hâlâ klişelerle karşılaşıyor olsak da artık kimse “ortaçağın skolastiğinin dipsiz karanlığına” ya da “rönesansın hümanizmasının sonsuz aydınlığına” körü körüne inanıyor değil. Kuşkusuz ABD’li yazar-akademisyen Charles G. Nauert’in Avrupa’da Hümanizma ve Rönesans Kültürü adlı çalışması, sözü geçen değerli araştırmaların başında sayılır nitelikte.

Missouri Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Emeritus profesör olan Nauert, Rönesans ve Reform üzerine çalışmalarıyla tanınıyor. Avrupa’da Hümanizma ve Rönesans Kültürü, adından da anlaşılacağı gibi 14. yüzyılda İtalya’da ortaya çıkarak bir yüzyıl sonra Avrupa’ya yayılan Hümanizma’yı ve oluşturduğu Rönesans kültürünü, ortam, koşullar, tarihsel bağlam, o süreçte etkin hale gelmiş isimler ve olaylar üzerinden ayrıntısıyla ele alıyor. Nauert’in “Rönesans” ve “Hümanizma” terimleriyle akademik alandaki kişisel hesaplaşmasının sonucunda ortaya çıkan kitap, İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt’ın 1860’ta gerçekleştirdiği The Civilization of the Renaissance in Italy adlı kitabından yola çıkarak konuyu tartışmaya başlıyor. Burckhardt’ın kitabı adeta bir mihenk taşı, çünkü tarihçi, yüzyıllardır kabul edilen ve Aydınlanma Çağı’nda giderek güçlenen yaygın anlayışı savunuyor. Ona göre antikçağ uygarlığının İS 5. yüzyılda yıkılmasını bin yıllık karanlık ve barbarlık dönemi izler. Daha sonra yeniden keşfedilen pagan antikçağ yazını seküler, din karşıtı hümanist yaşam felsefesini destekler ve böylece kaynağını antikçağdan alan yüksek uygarlığın doğuşu yani Rönesans oluşur. Bu hümanist felsefeye göre yetişmiş olanlar, kapitalizm öncesi feodal Avrupa’nın toplumsal ve ekonomik sınırlamalarını kaldırır ve ruhban sınıfının gücünü kırarlar. Böylece mutlak, seküler modern devletin temellerini atarlar. Nauert’in bu “hikâye”yle ilgili yorumu alıntılamaya değer:

“Bu, dolaysız bir öyküdür ve özellikle kendilerini hâlâ çok defa ‘hümanist’ olarak adlandıran seküler görüşlü entelektüellere çekici gelmektedir. Burckhardt’ın kitabının yayımlanışından 20. yüzyılın ilerleyen yıllarına dek Rönesans Hümanizma’sına ilişkin baskın görüşlere egemen olmuştur. Tek bir önemli kusuru vardır: Hem ana düşüncesi hem de neredeyse her bir ayrıntısı yanlıştır.”(s.2)

Yanlış bilinenin sorgulanmaya başlanması için 20. yüzyıla kadar beklemek gerekir. Yakın geçmişimizde yaşanan ortaçağ tarihi alanındaki yeni araştırmalar, ortaçağın sanıldığı kadar karanlık ve barbar olmadığını ortaya çıkarır ve Burckhardt’a karşı oluşan tepki büyür. Ortaçağ uzmanları İtalya dışında, mesela Karolenj Fransa’sı, Anglosakson İngiltere’si ya da Otto Almanya’sında da çeşitli Rönesanslar olduğunu anlarlar. Hatta Avrupa’nın gelişmiş bir uygarlığa doğru olan yoluna damga vuran Rönesans’ın 14. yüzyılda İtalya’da değil, 12. yüzyılda Fransa’da gerçekleştiğini iddia edenler dahi çıkmıştır. Bu derece ileri gidenleri ancak birer bilgi olarak veren Nauert bilimsel bir üsluptan kopmadan henüz kitabın başında şu önemli saptamasını yapıyor:

“Petrarca’nın ve başka hümanistlerin bin yıllık bir kültürel karanlıktan sonra uygarlığı yenilediklerini iddia ettikleri doğrudur. Bu iddia Rönesans dönemiyle ilgili derin hakikatler içeriyor olabilir. Oysa, ortaçağ söz konusu olduğunda, besbelli ki yanlıştır; bugün görüşleri saygı gören birinin savunamayacağı kadar yanlıştır.” (s.4)

Kitapta yazarın ısrarla üzerinde durduğu, Hümanizma’nın Rönesans’ta dindar skolastik felsefeyi yerinden eden rakip bir dünyevi felsefe olmadığı, hatta Hümanizma’nın bir felsefe olmadığı yargısı. “Hümanist Kültürün Doğuşu”, “Hümanizme Baskın Çıkar”, “Hümanizma ve İtalyan Toplumu”, “Alpler’in Ötesine Geçiş”, “Zafer ve Yıkım”, “Rönesans’ın Sonlarında Hümanizme” ve “bir Çağın Sonu” başlıklı yedi ana bölümden oluşan kitabın neredeyse her bölümünde ısrarla vurgulanan, hümanist kültürün skolastisizmin yerini alacak yeni bir felsefe üretmediği.

İtalyan toplumunun 12. ve 13. yüzyıllardaki, Rönesans’ı doğuracak karakteri hakkında ayrıntılı bir incelemeyle konunun kapısı aralanıyor. Meseleleri böylesi bir sebep-sonuç ilişkisi içinde vermesi Nauert’in tüm kitapta izlediği başlıca yöntem olarak karşımıza çıkıyor. “Hümanist Kültürün Doğuşu”nda, “hümanist” terimi hakkında ayrıntılı açıklamalarla devam ediyor yazar. Belirtmek gerekir ki Hümanist kültürün ortaya çıkışına dair saptamalar, mesela “hümanist” teriminin aslında dilbilgisi, retorik gibi dersleri veren öğretmenlere öğrencilerinin taktıkları argo bir niteleme olduğu iddiası ve hatta son bölümlerde yine Hümanistlerin yöntemlerindeki temel hataların verilmesi, adeta idealize edilen bir dönemin ve dönem düşünürlerinin tüm kusurlarıyla önümüze serilmesine yol açıyor. Tüm bunlardan hareketle kitabın bir yanlışlar silsilesini “düzeltme” amacı güttüğü iddia edilebilir. Bir başka yanlış bilgiyi yine şöyle gideriyor yazar:

“Hümanistlerin Petrarca döneminden itibaren sık sık skolastisizme saldırdıkları doğrudur; ama bu durum doğrusu felsefenin değil, daha çok eğitim ve öğretim programına ilişkin tartışmaların sonucuydu. Hümanistler skolastik eğitime egemen olan dar görüşlü, meslek okulu yaklaşımına karşı çıkıyorlardı.” (s.13)

Charles G. Nauert’in kendisinin de belirttiği gibi “genelde bilinen ama ender olarak üzerinde düşünülen” bir diğer olgu ise, Rönesans’ta antik dönem metinlerinin “keşfedildiği”ne dair yapılan vurgu. 1204’te Dördüncü Haçlı Seferi’yle fethedilen Konstantinopolis ve Yunan kültürünün birçok önemli şehri yıllarca İtalyan tüccar ve yönetici sınıf tarafından ziyaret edilse de bu temaslardan hiçbirinin antik Yunan dili ve yazınına bir ilgi uyandırmadığı gerçeği bir yanda dururken yazar, bakış açısında meydana gelecek bir değişikliğin ancak bu ilgiyi uyandıracağını ekliyor. En önemli elyazması keşiflerinin İtalya’da değil Alpler’in kuzeyindeki kitaplıklarda yapılması da, hayli enteresan bir anekdot olarak kitabın henüz ilk bölümlerinde kitabın devamına merak uyandırıyor.

Sonraki bölümlerde, dilbilgisi, retorik, şiir, ağırlıklı olarak siyaseti ve ahlaki kararların sonuçlarını ele alan tarih ve siyasal yükümlülük konusunu da içeren ahlak felsefesini kapsayan hümanist eğitim anlayışının ortaya çıkışı ve yaygınlaşmasının süreç içerisinde Rönesans kültürüne uzanan etkisinin izi sürülüyor. Özgür Romalı yurttaşın topluluk yaşamı, dolayısıyla siyasete katılma yükümlülüğünün doğmasını sağlayan hümanist kültürün sıradan yurttaşa kadar varan etkisi anlatılarak toplumsal dönüşümün resmi çiziliyor. Bir yandan Roma-Floransa çekişmesi gibi siyasal arka plan aktarılırken, diğer yandan hümanist eğitimin karakterine ışık tutuluyor. Bu noktada Petrarca’nın tarih anlayışı açıklanıyor, Salutati gibi ilk hümanistlerin çalışmaları aktarılıyor. Okuyucuyu yavaş yavaş Rönesans’ın zengin dünyasına sokan kitap, eleştirel yöntemin önemli isimlerinden Lorenzo Valla gibi hümanistlerle dönem ruhunun daha iyi anlaşılmasını sağlıyor.

Ayrıca altı çizilmesi gereken, Nauert’in Rönesans’ta kadınların konumu ilgili yaptığı araştırma kuşkusuz. Kadının toplumsal rolünün ortaçağdan pek bir farkının olmadığı saptamasını yapan yazar, kadının kilise ile olan ilişkisine de odaklanıyor; çeşitli kadın hümanistleri isim isim inceleyerek hayatlarına yakından bakıyor. Yazarın kendisinin de belirttiği gibi bu konudaki kaynakça oldukça kısıtlı. İster istemez kısa bir bölüm olarak kalsa da 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa entelektüel yaşamında kadının yerine dair yapılabilecek kapsamlı bir araştırmanın ilk adımı atılıyor kitapla.

Avrupa’da matbaanın yayılması, yine Rönesans’ın birer klişe haline gelmiş sebepleri satır satır sıralanırken karşımıza çıkar. Kitapta bu gibi klişeler tek tek sorgulanıyor. Matbaanın geniş kullanım alanına girmesiyle yeni buluş ve düşüncelerin yayıldığı yönündeki sabit fikir, “neden” sorusuyla karşı karşıya kalıyor. Burada yazar, örneğin elle kopyalamadaki istençdışı yanlışların yol açtığı bilginin yanlış aktarılmasına olan itirazdan bahsediyor; pratikte gerçekleşen böylesi bir yanlışın ne gibi düşünsel açılımlara gebe olduğunun altını çiziyor.

Zanaatçıdan büyük bir dehaya dönüşen Rönesans sanatçısı ve dönemin sanatsal gelişimi hakkındaki başlıklar, kitabın ilgiyle okunan diğer bölümleri. Burada Rönesans sanatının Hümanizma’yla olan ilişkisi masaya yatırılırken, sanatın ve döneminin insanı sanatçının toplumsal-siyasal ortamdaki konumu saptanarak, sanattaki gelişmeler yine nedenleriyle birlikte veriliyor. Örneğin Avrupa sanat tarihinde Rönesans resminin Giotto di Bondone’yle başlatılıyor oluşu sorgulanırken, ezberci sanat tarihi yazımı da sorgulanıyor. Bu bölümlerde ayrıca farklı coğrafyalardan çağdaş isimlerle karşılaştırmalar yapılıyor. Doğaya öykünen mimetik üslup ve perspektif araştırmaları, mesenlerle olan ilişkiler, hatta resmin yanı sıra mimari ve heykel hakkında da önemli saptamalarla dönemin sanatı aktarılıyor.

Avrupa’nın güneyinin yanı sıra kuzeyi de kitapta gerektiği biçimde ele alınıyor. Reform tartışmalarıyla süren araştırma, Hümanizma’nın etkisinin yayılması ve Rönesans’ın son yıllarına kadar uzanıyor.

Rönesans çağında Avrupa’nın hümanist kültürünün gelişimi ve önemine ilişkin kapsamlı bir anlatı sunmayı amaçlayan kitap bunu başarıyor da. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana çalışan bilim insanlarının araştırmalarına dayanan kitap, oldukça geniş bir kaynakçaya sahip ve sadece bu açıdan bile oldukça değerli. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından ve Bahar Tırnakçı’nın başarılı çevirisiyle yayınlanan Avrupa’da Hümanizma ve Rönesans Kültürü, dönemi her yönüyle ele alan bütünlüklü bir kaynak kitap.


Cumhuriyet gazetesi kitap ekinde yayınlandı..