19 Eylül 2014 Cuma

Dijital sanat çağında medyumların demokrasisi

"Dijital medyumların öneminin günbegün arttığı bir dünyanın sanatı için nesneyi kaybetmemeye çalışmak, belki 20. yüzyılda sanatı nesnesizleştirmeye çalışan avangard sanat üreticilerinin çabalarının tam tersi gibi görünüyor olsa da aslında değil."

Yazının tamamı Artful Living'de okunabilir:
http://artfulliving.com.tr/detay/dijital-sanat-ccedilaginda-medyumlarin-demokrasisi

8 Eylül 2014 Pazartesi

İstanbul Resim Heykel Müzesi’ne Doğru Adım Adım

Gençsanat dergisi, Mart 2014.


Yıllardır ne oldu, ne olacak, nasıl olacak sorularıyla zihinlerimizin bir köşesinde duran, akıbetini endişeyle beklediğimiz İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin yeni haline dair ilk somut adım atıldı ve “Elvah-ı Nakşiye’den Günümüze MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonlarından Seçkiler” adıyla bir sergi açıldı.
Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi çoktan boşaltılmış, eserler 5 No’lu Antrepo’ya götürülmüş ve burada bir inşa çalışması başlamıştı ama pek çoğumuz müzenin tarihindeki bu en büyük yenileme sürecinin ne aşamada olduğundan yeterince haberdar değildik. Sanat tarihçileri, eleştirmenler ve gazeteciler olarak sorularımıza net yanıtlar alamıyorduk. Müze hakkında en yetkili sözün sahibi MSGSÜ Rektörü Yalçın Karayağız, “meraklanmayın” minvalinde açıklamalar yapıyordu. Nihayetinde bir seçki sergisi, büyük inşaatı halen devam eden müzenin cadde üzerinde açılan geçici salonlarında yer aldı.  Henüz iki küçük salonda da olsa, Türk resminin onlarca büyük ustası, çok eski, çok özlenen bir tanıdıkla ansızın karşılaşmış gibi bir heyecana yol açıyor.
Malum olduğu üzere, uzunca bir zamandır aslında “müze” kurumunun kendisi başlı başına bir tartışma konusu. Tüm dünyada sanatın 20. yüzyıl ve sonrasındaki ontolojik değişimiyle koşut bir müze yapılanmasının izinin sürüldüğü daimi süreçteyiz. Ancak Türkiye’de bu tartışmalar hep teorik düzeyde kaldı, çünkü -yine bilindiği üzere- modern ve postmodern dönemlere dair müze-sergi kurumu sayısı, iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar. Bu durumda da tüm negatif yüklemelerle birlikte müzelere ihtiyacımız gün gibi yüzeye çıkıyor.
Bu ülkede zihinlerimiz belirli periyodlar halinde -kelimenin tam anlamıyla- formatlanarak toplumsal bellekten yoksun bir karaktere bürünmüş yıllardır. Çünkü bellek bir güç, bir iktidar alanıdır ve iktidarlar hep bunun farkında olmuş. Ancak, tarihi manipüle etmeye muktedir her erkin karşısında alınacak en yerinde tavır unutmamak, hatırlamak, gereken önemi ve ilgiyi inadına vermektir; bellek hatırlama ile yapılanır. Her hatırlama ise geçmişi yeniden yorumlamak, inşa etmek, yeniden anlamlandırmak demektir. İşte bu noktada, müze olgusunun tartışmalı karakterini paranteze alarak belirtmek gerekir ki sanat tarihinin en birincil görevi, sanatsal anlamda toplumsal belleği zinde tutmaktır ve bu açıdan sanat tarihimizin adeta kilit taşı olan İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin önemi tartışmasızdır.

Tarihin müzesi – Müzenin tarihi
Batılılaşma hareketlerinin önem kazandığı 18. yüzyıl, Avrupa’da çağdaş anlamda müzelerin de açıldığı dönem. Fransız Aydınlanmasını esas alan Osmanlı’nın Batılılaşma çabalarıyla toplumumuzda bir müzeye ihtiyaç duyulması ise 1883 yılında Açılan Sanayi-i Nefise Mektebi’nden sonraya; 20. yüzyılın başına denk geliyor. Osmanlı Meclis-i Mebusan”ı, öncelikle Batılı resim sanatının büyük ustalarına ait eserlerin satın alınması ve Müze-i Hümayun’da sergilenmesi için bir müze bütçesi oluşturur ve 1910-14 yılları arasında her yıl biner lira ödenek koyar. Ancak elbette zor dönemler yaşanmaktadır ve bu ödenekte kısıtlamaya gidilir, zaman içinde müzenin diğer ödenekleriyle birleştirilir. Sergilenecek bir koleksiyon oluşturmak için Avrupalı büyük ustalarının eserlerinin alınmasına yeterli para sağlanamayınca kopyalar yaptırılır; Türk ressamlardan da eser alınır ve işte böylece “Elvah-ı Nakşiye” koleksiyonu oluşturulur. Takip eden yıllarda Osman Hamdi Bey ve kardeşi Halil Edhem Bey’in çabaları sonucu 1917’de “Âsâr-ı Nakşîye ” adıyla sergileme yapılır. Ancak savaş zamanı çağdaş bir müzecilik yapılması mümkün değildir ve müzecilik mirası bu yarım haliyle yeni kurulan Cumhuriyet’e devredilir.
Cumhuriyet’in ilanının ardından yapılan devrimlerle modern müze ihtiyacı artık belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda sanat tarihçisi Burhan Toprak, 28 Ağustos 1936’da Yarım Asırlık Resim ve Heykel Sergisi’ni düzenler. Bu sergi, Osmanlı-Türk resim sanatının ilk sanat tarihsel sınıflandırmasının yapılması açısından önemlidir ve bir müze kurma mantığıyla eserler bir araya getirilmiştir. Apar topar da olsa, Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nin Atatürk’ün emriyle dönüştürülerek İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin açılması, 20 Eylül 1937 tarihine denk düşer. Yeni bir bina yapılmasının beklenmemesinden, acele edildiği sonucu çıkarılabilir. Atatürk’ün 1936 yılında gezip gördüğü Yarım Asırlık Resim ve Heykel Sergisi’nden sonra müzenin açılmasına karar verdiği de iddialar arasındadır.[1] Nihayetinde modern Türk sanatının ilk müzesi kurulmuş olur.

Koleksiyondan seçmek – Koleksiyon sergilemek
“Elvah-ı Nakşiye’den Günümüze MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonlarından Seçkiler” sergisinde kült yapıtların yanısıra daha az görülmüş yapıtlar da dikkat çekiyor. Ancak ağırlık yine de müze fikrini güçlendiren Halife Abdülmecit’in “Haremde Beethoven”ı ya da Osman Hamdi Bey’in “Mimozalı Kadın”ı gibi popüler baş yapıtlarda. Öte yandan hepsi çok sıkışık halde, dar salonlar ile mekânı daha da daraltan koridorlar izlemeyi, resimleri algılamayı ve doğru değerlendirmeyi daha da zorlaştırır bir yerleştirmeye yol açmış. Tüm bunlar ise –özellikle Ankara Resim Heykel Müzesi’nde yaşananlardan sonra– eserlerin güvenli ve uygun koşullarda saklandığı, müzecilik disiplini adına doğru bir projenin yürütüldüğüne dikkat çekmek şeklinde özetlenebilecek serginin yapılma niyetini gözler önüne seriyor. Banka kasasına aitmiş gibi duran kapılar, eserlerin önünde devam eden bir güvenlik çizgisi, en ufak ihlalde alarmları çaldıran manyetik alan ve hemen ikaz eden güvenlik görevlileri ise, yıllardır merak edilen güvenliğe dair sorulara abartılı bir cevap niteliğinde. Ancak olumsuzlukları görmek yerine tüm bunların böyle bir sergi için affedilir kusurlar olduklarını kabul etmek gerekir.

Muhafaza etme gereği
Kronik olarak olumsuzlamaktan kaçınarak yapıcı tavır almak, konu Resim Heykel Müzesi olduğunda özellikle elzem duruyor. Ancak yine de birkaç noktayı tartışmakta yarar var. Bunlardan biri müzenin ismi. Sergi için basılan katalogda ya da tüm açıklamalarda müzenin ismi “MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi / (ICAM)” olarak geçiyor. Antrepo binasının yenileme çalışmaları başladığında, binanın yan cephesine “Çağdaş Sanatlar Müzesi” ibaresi asılmıştı. Keza gazetelerde de müzenin isminin “İstanbul Antrepo 5 Çağdaş Sanatlar Müzesi”[2] olacağı şeklinde haberler yer almıştı. Bir türlü bitmeyen restorasyon, Cumhurbaşkanının bir anda aldığı taşınma kararıyla sonuçlanınca ortada siyasi bir karar mı var tartışmaları da başlamıştı. Öyle ya da değil! Önemli olan, bir kurum ile bir tarihe sahip çıkarken, toplumsal belleğin mekânı müzenin de belleğine sahip çıkmak olmalı. Müzenin 8 bini aşan eser koleksiyonunda sadece resim ve heykelin olmadığını, 1960’lardan itibaren yeni arayışlar ile birlikte ortaya konan farklı malzeme ve tarzdaki eserlerin de olduğunu biliyoruz. Ancak modern ve çağdaş kavramlarının birbirinin yerine hunharca kullanılmaması gerektiği rezerviyle birlikte, bir geleneğe sahip çıkmak adına da isim değişikliği yapılmadan önce bir kez daha durup düşünülmeli. Müzenin adı, içeride giriş kısmına asılan eski küçük mermer levha ile nostaljik kalmamalı. Tüm ülke bir şantiye alanına dönmüşken bazı şeyleri muhafaza etmek gerekliliğinin her fırsatta altı çizilmeli. Aynı şeyi mekân için de söyleyebiliriz.  Dilerdik ki Batılılaşma hareketinin simgelerinden Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht dairesi kalsın, hakkıyla restore edilerek korunsun; koleksiyonun en değerli parçaları orada yer almaya devam etsin. Akıllara hemen şu gelebilir: müzenin açık olduğu yıllar boyunca ıssızlığından, kimsenin gezmediğinden şikâyet edilirdi. Ancak bunun yönetimle-işleyişle ilgili bir kusurdan kaynaklandığını, ayrıca günümüz Türkiye’sinde sanatın örneğin bir on yıl öncekiyle kıyaslanamayacak boyutlarda olduğunu da hatırlamak gerek. Öte yandan, isim değişikliği ile amaçlanan, örneğin sürekli yeni alımların yapılacağı, daimi sergiler ile geçici sergilerin organize edileceği yani kurumsal olarak da yenilikçi işleyişe sahip bir müzeye mi tekabül ediyor bilemiyoruz.
İki sergi salonunun alt katında mimar Emre Arolat’ın imzasını taşıyan müze binası hakkında maketler, gösterişli simülasyonlar mevcut. Anlaşıldığı kadarıyla Antrepo binasının depo ruhunu anımsatan bir çağdaş tasarım uygulanıyor. Arolat ile birlikte yenileme çalışmasına emek veren herkesin İRHM ruhunu anladığına, doğru yorumlayacağına güvenmek ve beklemekten başka elden bir şey gelmiyor.




[1] Ayşe H. Köksal, “İstanbul’a Bir İyilik Yapan Yok Mu?” http://www.e-skop.com/skopbulten/episod-istanbula-bir-iyilik-yapan-yok-mu/1014
[2] Cem Erciyes, “Resim Heykel, ‘çağdaş sanat’ müzesi olacak, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cem_erciyes/resim_heykel_cagdas_sanat_muzesi_olacak-1101207