28 Nisan 2015 Salı

Üretirken Üretileni Yeniden Üretmek

artfulliving'de yayınlanmıştır:  http://www.artfulliving.com.tr/haber_detay/1973/uretirken-uretileni-yeniden-uretmek

Kazma’nın videolarını benzersiz kılan, yaşamı üreten insan olmayı bu pencereden ve görülüyor ki artık iyice ustalaşmış bir dille sunuyor hatta sanatın alanında yeniden üretiyor oluşu. Böylece Kot Fabrikası’nda belki birkaç bininci kez neredeyse aynı pantolonu ütülerken beden hareketleri ile eşsiz bir performans gösteren işçiye ya da Otomobil Fabrikası’nda insanın yaptığı makinelerin senkronize dansına veyahut kâğıt damgalamada makineleşen Memur’un yaptığına hayran kalmamak elde değil.


“Zamancı” adlı son sergisi bir kez daha gösterdi ki Ali Kazma’nın “zaman”la kurduğu aslında bir üretim ilişkisi. Buna ister zamanı üretmek deyin, ister zamanı üretenler ile üretmek. Zaman sonlu varlığın sınırlandırılması meselesiyse, bu sınırlılığı aşabilecek, zamanı çoğaltabilecek tek şey milyarlarca farklı formuyla emek gerektiren üretimin kendisi ve Ali Kazma sinemadan devşirdiği diliyle bir varlık koşulu olarak üretime ama daha çok da üretenlere odaklanıyor. Kazma, Arter’de gerçekleşen ve 22 videosunu içeren bu çaptaki ilk sergisi “Zamancı” ile hakikaten bir dünya sanatçısı olduğunu kanıtlıyor.

Video sanatı mecrasının biricik problematiğinin, bu medium kullanılmaya başladığından beri zamanla kurulan ilişki olduğu iddia edilebilir. Bir video çalışmasının ne uzunlukta olması gerektiğinden –çünkü nesne temelli sanata minimum bir saniye ayıran izleyicinin bir video işi alımlaması için her halükarda ve daima bir saniyeden fazla zamana ihtiyaç vardır– başlaması ve bitişiyle ilgili sunuma varan sorunlar mevcuttu. Ali Kazma’nın sanat dili, saatlerce süren çekimlerin konuya uygun bir ritim ile kurgulanarak aslında zamanın yeniden üretilmesine dayanıyor. Bu hikâyedeki “Zamancı” Ali Kazma’nın kendisi oluyor.

Üretim sonsuz bir süreç, yoğunlaşma, yetenekleri zorlama sahası; Ali Kazma, 2006 tarihli Saat Ustası ya da 2008’de gerçekleştirdiği Kot Fabrikası çalışmalarıyla, –fotoğrafın dilinden söylersek– insana odaklanmak için üretimin kendisini netleme noktası olarak alıyordu. Bunun sonucunda insanın sahip olduğu farklı kapasitelerin başka başka birleşimlerini bu süreçler içinde izlemek, aslında üreten insanın kendisinin de nasıl üretildiğine tanıklık etmek anlamına geliyor. Üretim bir varlık meselesine yani hakikate dönüşüyor. Okul, hapishane, laboratuvar gibi mekânlar ya da saat tamir etmek, kot dikmek, dövme yapmak gibi eylemler… Bunların tanımını yapmaya, dokümanter bilgi vermeye niyetlenmiyor. Herkesin kendi tanımını yapabilmesi için öznel alanlar açıyor. Kazma’nın videolarını benzersiz kılan, yaşamı üreten insan olmayı bu pencereden ve görülüyor ki artık iyice ustalaşmış bir dille sunuyor hatta sanatın alanında yeniden üretiyor oluşu. Böylece Kot Fabrikası’nda belki birkaç bininci kez neredeyse aynı pantolonu ütülerken beden hareketleri ile eşsiz bir performans gösteren işçiye ya da Otomobil Fabrikası’nda insanın yaptığı makinelerin senkronize dansına veyahut kâğıt damgalamada makineleşen Memur’un yaptığına hayran kalmamak elde değil.

Sanatçı, büyük bir bütünün çok küçük bir parçasını yapmak üzerine kurulu ve yabancılaşmayı getiren üretim şeklinden zaman içinde farklı formlara vararak sanatına yeni anlam katmanları yerleştirdi. Örneğin Dans Topluluğu ile başladığı bedeni merkeze alan tarzına,  New York’taki The Wooster Group’un Hamlet oyununun prova sürecini sunan Oyun ve kuklalarla yaratıcı bir filmin çekimlerine odaklanan Film çalışmalarını eklemiş. Kendini ameliyat eden cerrah ya da kendine şekil veren eşya gibi vücudunu nesne yaparak ona çok iyi şekil verebilen insanın ustalığını gösteriyor. Öte yandan sanat ile zanaatın gerilimli ilişkisine Kazma, 2013 tarihli Hat videosu ile estetize bir duyum-algı süreci yaratarak yaklaşıyor. Sanatçının diline dair bu taktik anlaşıldıktan sonra açık, net, anlaşılır görüntü ile elde edilen ve yine anlamın kolaylığının amaçlandığı bir kurgu ile oluşturulan çalışmaların pek çoğuna izleyicinin gözü, benzer bir pozitif önyargıyla yaklaşmaya başlıyor. Artık vücudunda boşluk bırakmayacak kadar yaptırılan Dövme işlemi şiirsel gelmeye, Göz ameliyatı zanaata dair ince bir işçilik gibi, Robot yapımı kuyumcu zarafeti gibi algılanmaya başlıyor. Sanatçı, izleyicisine estetik bir eşik atlatıyor.
“Tanıklık etmek” Kazma’nın sanatını açıklamak için önemli bir kavram. Hayata dair bir an’ı ondan koparıp sanatın alanına dahil ederken sanatçının kendisini konumlandırdığı yer stratejik öneme sahip. Çünkü en küçük bir “uzaktan bakma” tüm zemini oynatma ve çalışmayı amacından saptırma, gücünden eksiltme tehlikesini beraberinde getirmeye muktedir. Ali Kazma, gösterdiği insanlara kendisi gibi bakıyor ve insan olarak da böyle var olunabileceğine inanıyor. Kendi tabiriyle “… o fabrikanın içine girdiğim anda ben o fabrikanın içinde gerçekten var olmaya çalışıyor(um).”[1]

Serginin küratörü Emre Baykal, sanatçı ile uzun zamandır çalışıyor ve 55. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu küratörü olarak Kazma’nın Rezistans adlı projesini sunmuştu. Bu iki ismin ortak bir paydada anlaştıkları, serginin yerleşimindeki başarıdan anlaşılıyor. Çünkü Kazma videolarını farklı yerleşim kurgularıyla göstererek her defasında başka anlamların peşinden gitme cesaretine sahip ve “Zamancı”da Baykal’la birlikte bunu yine yapmış; mekânın mimari özelliklerine göre bu sergiye özgü dinamik bir diyalog kurmuş.

Video işlerin sergilenmesinde karşılaşılan ses sorunu –sesin iyi algılanamama riski, farklı videoların seslerinin karışması ve bunların önlenmesi için bulunan kulaklık çözümünün aslında izleyiciyi çalışmadan koparan iticiliği– Kazma’nın başka sergilerinde olduğu gibi bu sergide de genel sanat diline dair olumlu bir tavır halinde korunmuş. Mekânın ruhuna bakan oldukça sessiz Cezaevi çalışmasıyla, Füsun Onur’un yine Arter’de gerçekleşen Aynadan İçeri sergisinde izlediğimiz ve sanatçının koza gibi kendisini saran Ev’ine odaklanan video, Film’de fantastik bir dünya yaratılırkenki kamera arkası seslerle bütünleşiyor. Veya şaşılacak eskilikteki yüzünü apaçık gördüğümüz Galatasaray Lisesi’ni gösteren ancak akıllarda her tür travmatik okul geçmişini hatırlatan Okul’da sönmek üzere olan floresan sesi hemen yanındaki Hat’ta kargı kaleminin kâğıda sürtülmesiyle çıkan rahatsız edici ses ile bütünleşiyor. Öte yandan, çalışmaların sürelerinin farklı uzunlukta oluşu, hem görüntü hem de sesin sayısız kombinasyonunu oluşturmaya olanak tanıyor.

Videoların çoğunluğu “Engellemeler” ve “Rezistans” serilerinden seçilirken Bugün, Yokluk, Geçmiş, Yazılan gibi çalışmalar ile yanı sıra sanatçı kitabı Recto Verso da sergide yer alıyor. 22 videonun biri hariç hiçbirinde Ali Kazma’nın kendisi yok. Sadece Robot’ta, robotun gözünden birkaç saniyelik görüntü verilirken aniden Kazma’yı görüyoruz. Küratör Emre Baykal’ın katalog metninden sanatçının işlerini üretirken yalnız olmayı seçtiğini, “üretim sürecini de gereksiz her türlü fazlalıktan korumak için, sanatsal üretiminin başlangıcından bu yana, birkaç istisna dışında, çekim yaptığı mekânlara kamerasıyla tek başına girmeyi tercih etti”ğini öğreniyoruz.[2] Bu yine, sanat üretim sürecinin sanatçının gösterdiğine ne kadar dahil olduğu sonucunu işaret ediyor. Sanatçı üretim sürecinin yani sanatın zamanının da bir parçası. Dolayısıyla bu emeğin kendisi de belki bir gün bir video çalışma olarak karşımıza çıkar.

[1] 10.01.2010 tarihli Radikal gazetesi röportajı için sanatçıyla yapılan görüşmeden. Yayınlanan röportaj için bkz:http://www.radikal.com.tr/kultur/saatci_cerrah_dansci_ali_kazmadan_videolar-973701
[2] Emre Baykal, “Zamanın Seyri”, Zamancı sergi kataloğu, Arter, İstanbul 2015, s. 8.

Fizik Denkleminden Sanat Eylemine

artfulliving'de yayınlanmıştır:  http://www.artfulliving.com.tr/haber_detay/1698/fizik-denkleminden-sanat-eylemine

Dijital imkânların ulaştığı nokta, bu medium’la üretirken onun sunduklarını dinleyip öğrenmeyi, ondan beslenmeyi, bir devinim içinde onunla birlikte dönüşmeyi getiriyor. Dalgalar sergisinde olan da bu…


Eleştiri disiplininin sağlam zemin üzerinde kurumsallaşması niyet ve çabaları, sanat hakkında dil ile kurulan yapıyı statik bir düzleme hapsetmemek, tam tersi dinamik olmak zorunda.  Böylesi bir zorunluluk günümüzde yeni medya sanatının payının büyümesiyle, bu sanatı anlama ve yorumlama çabaları ekseninde her türlü manevraya da açık olmalı; sanatın kendisi zaten durağan değilken betim ile onu durağanlaştırmaya karşı bayrak açmalı. Daha söze dökmeye başlamadan değişen, dönüşen bir hız söz konusu. Dil, kendini aktarımdan kurtararak yorumlamaya gitmeli ancak epistemik bir kopuş her şeyi başlamadan bitirebilir; doğrudan fayda güdülmüyor olsa bile yazma niyetini ortaya çıkaran ilk sebepten uzaklaşılmamalı.
Konumuz bir yeni medya sergisi. O halde, yorumu özgür kılabilmek için önce konu hakkında bilgiyi vermek gerek: Serginin adı: Dalgalar / Küratör: Ebru Yetişkin / Sanatçılar: Alp Çoksoyluer, Alper Derinboğaz, Ayşe Gül Süter, Buşra Tunç, Candaş Şişman, Deniz Kader, Erdal İnci, Korhan Erel, Osman Koç, Ozan Türkkan, Refik Anadol. Mekân: Blok Art Space galeri mekânı ve hemen onun yakınındaki yeniden inşa halinde olan eski bir bina. 
Yeni medya sanatı, 1990’lı yıllardan beri özellikle dijital teknolojinin gelişmesiyle yaygınlığa ulaşan bir sanat biçimi; aslında bir biçim olmaktan çok bir sanat dili. Bilim ve teknolojinin verilerinden yola çıkıp sanatın yaratıcı aklını ve sezgisel ruhunu dahil eden sanatçıların oluşturduğu bu dil, medium’u araçsallaştırarak kullanmanın ötesinde. Sanat tarihinde tekniği kullanırken her daim biçimlenen sanatçıyı tespit etmenin kendisi bile artık oldukça arkaik. Dijital imkânların ulaştığı nokta, bu medium’la üretirken onun sunduklarını dinleyip öğrenmeyi, ondan beslenmeyi, bir devinim içinde onunla birlikte dönüşmeyi getiriyor. Dalgalar sergisinde olan da bu.
Dalga, pek çok küratörlü sanat sergisinin adında olduğunun aksine burada bir metafor değil, gerçeğin kendisi. Ses, ışık, beyin dalgaları, dalgalanmalar, gelgitler; tekrarlı bir hareket, salınım…  Teknolojik yeniliklerin soluduğumuz hava kadar hayatımıza dahil ettiği elektromanyetik dalgalar… Sözlükte ondan fazla tanıma sahip bir kavram dalga. Çoğunlukla bir merkezden dışarı doğru yayılmaya dair… Fizikten devralınan bir kavram ancak iletme, aktarma, yayma gibi işlevleri meseleye toplumsal düzlemi de dahil ediyor. Bir yerde söylenen ya da söylenmeyen söz, yaşanan ya da yaşanmayan olay, yapılan ya da yapılmayan hareket dalga efektiyle kişiden kişiye zincirleme etki yaratarak tüm yaşamı belirliyor, bir andaki milyarlarca hareket güncel toplumsal mutasyonu oluşturuyor. Tüm karşılıklarıyla düşünüldüğünde dalga, bir fizik terimiyken hayatın rutinine sirayet eden müthiş bir gerçeklik sembolüne dönüşüyor. Sergi, işte böylesi gerçekliği deneyimleme olanakları sunan ve Türkiye’deki yeni medya algısı düşünüldüğünde birbirinden önemli işlerden oluşuyor.  
Küratör Ebru Yetişkin, Türkiye’de yeni medya sanatı üzerine kuramsal olarak da çalışan sayılı isimlerden. Sergi için kaleme aldığı metindeki şu kısım izahata gerek bırakmaz nitelikte: “Teknolojik, bilimsel, ekonomik, jeolojik, toplumsal, psikolojik ve siyasi enerji ağlarına dönüşen bedenler ve maddelerin oluşturduğu dalgalar, bugün veri yığınlarına dayalı algoritmik regülasyonun eşlik ettiği post-totaliter yönetim zihniyetinin nasıl işlediğini açığa çıkaran semptomlar sunuyor.”
Sergideki çalışmaların çoğu, izleyiciyi katılımcıya dönüştürerek bir deneyim yaşatmak şeklinde düşünülmüş. Candaş Şişman’ın ses dalgaları amaçlayarak metal yaylar ve motor sistemleriyle kurduğu interaktif enstalasyonu Re-conn-act; Erdal İnci’nin ışıklı çubukları ekranda görüntü ve sese dönüştüren ve izleyicinin bedenini performatif olarak kurgulayan Formaphone; Osman Koç’un beyin dalgalarıyla herkesin kendi film kurgusunu yaptığı çalışması Hipermevcudiyet; Ozan Türkkan’ın insan sesini ışıkla ve yankıyla karşılayan kuyusu Well; Refik Anadol ile Alper Derinboğaz’ın içine girilebilir mekânsal simülasyonu Pasaj, kesinlikle ‘yaşanması’ gereken çalışmalar. Elektronikten dijitale çoktan evrilen ve artık post-dijital aşamasına ulaşan bu dönemde sergideki işler –yine küratör metnine baktığımızda–: “ses-bedenlerin, nöron-bedenlerin, sismik-bedenlerin, kalabalık-bedenlerin, ışık-bedenlerin ve yay-bedenlerin oluşturduğu dalgaları yeniden kullanmayı, geri dönüştürmeyi, işleme ve sürece tabi tutarak başkalaştırmayı deniyor.”
Sergi için asıl mekân olarak sterillikten epey uzak, içinde inşaatın hâlâ devam ettiği dört katlı bir bina seçilmesi, pratik anlamda kurulum konusunda epey zorluklar çıkarmasına rağmen dijital dilin algılanmasında yarattığı çok katmanlı durum ile kesinlikle doğru bir tercih olmuş. Böylece, çalışmalarla birlikte mekân da bedeni uyarıcı bir unsura dönüşmüş. Üstelik Ebru Yetişkin, “enerji politikalarının güdümündeki güncel kapitalizm içinde dalgalar, enerji kaynaklarının hakim üretim hatlarıyla taşınmasını sağlıyor gibi…” diyerek enerji politikalarına dair iki önemli noktaya vurgu yapma niyetini beyan ediyor. İlki, yenilenebilir, geri dönüştürülebilir ekolojik enerjinin karşısında hayatı gasp eden, ülkeyi beton çöplüğüne dönüştüren enerji ve inşaat politikasına dair. Meselenin ikinci kısmı bizzat bireyi ilgilendiriyor. Aşırı dijitalleşme insan algısını anlık hale getirdi ve bu, her şeyden önce bilgiyle kurulan ilişkide bir tehdit unsuru oluşturuyor. Ayrıca otonom bireyler olarak üstelik çoğunlukla farkında olmaksızın hakim politik söylemlere dahil oluyor ve hatta stereotipleri yeniden yeniden üretir hale geliyoruz. Çalışmalar ve sergilenme biçimlerinden metin kurgusuna sergi, bu eksenlerde makro düzeylerle kurulan bireysel ilişkilere dönme gerekliliğini, bireyin kendisinin nasıl birer medium haline geldiğini hatırlatarak salık veriyor.
Dalgalar, Küratör Ebru Yetişkin’in Kakafoni ile başladığı bir üçlemenin ikinci ayağı. Açılışta ve sonrasında çeşitli performansların da gerçekleştirildiği sergi, kalabalık sanatçı grubunun yakaladığı ortak dil ile zaman zaman tek bir çalışma gibi algılanabiliyor; ki bu, kurumsal sponsor desteğinden yoksun serginin pek çok imkânsızlıkla başa çıkan kolektif ruhunu gözler önüne seriyor. Öte yandan, ‘dalgalar’ı sanat düzlemine taşıyan görsel-işitsel yollara metin okumaları ve kavramı mimarlık, sosyoloji, fizik, felsefe, politika ve siyaset alanında değerlendiren tartışmalar eşlik ediyor. Ayrıca sergi, üniversitelerdeki laboratuvarların bağımsız araştırmacı ve sanatçılara açılmasına önayak olmak gayretini de taşıyor. Nihayet ülke yeterli donanıma sahip haldeyken sergiden sonra yeni medya alanında çalışmak isteyenler için işlerin biraz daha kolaylaşması temennisi söz konusu.
Günümüzde modern disiplinler arasındaki ayrım muğlaklaşıyor ve disiplinlerüstülük hatta aşırılık kavramına ulaşılıyor. Hem bilim ve teknolojinin hem de sanatın yararına olabilecek bir gerçeklik var artık. Sanatın ulaştığı nokta, yepyeni, denenmemiş, araştırmaya açık pek çok ifade formu bulabiliyor oluşu; üstelik –tekrar edersek– form bizzat ifadeyi de şekillendiriyor. Dalga sergisinin kendisi formu ve ifade ettikleriyle performatif bir deneyim alanı oluşturarak kurulacak yeni dünyalar için dalga ritmini başlatıyor.